Son yıllarda gelişen teknolojinin ve küreselleşen ekonominin de etkisiyle daha farklı bir tüketim toplumu olduk . Tüketmek isterken tükenen bir toplum var sanki. Sahip olduğumuz varlıkların içinde boğulan bir toplum.. İçinde bulunduğumuz bu çağda tüketim ve satın alma alışkanlıklarımız tamamen değişmiş durumda hal böyle olunca günümüz tarihinin en zengin maddi toplumunu yaşıyoruz diyebiliriz. Hayatımızda sahip olduğumuz “şey” sayısı her geçen gün artıyor.

Bu “şey”lerin hepsini bize hizmet etsin diye alıyoruz. Farkında mısınız aslında biz onlara hizmet ediyoruz,onlar için çalışıyoruz..Sahip olduklarımız bize mi sahip oldu?

Tüketmek için aldıklarımız bizi mi tüketiyor yoksa?

Yapılan bir araştırmada insanlara , sahip olmanın mı yoksa deneyimlemenin mi daha çok mutlu ettiğini sormuşlar...Ve ulaşılan sonuç “Mutlu olmak için daha çok deneyim ve daha az “şey” e sahip olmak. “ olarak açıklanmış.

“Şey”lere sahip olmanın getirdiği mutluluk zamanla azalırken deneyimler  ve anılar ruhumuza yerleşiyor kalıcı bir mutluluk getiriyor. Maddi varlıklar yani hayatımızdaki onca “şey”ler bizden ayrılar fakat deneyimler bizim bir parçamız oluyor, onları biriktiriyoruz...

Çok fazla “şey”lerin hakimiyeti varsa hayatımızda işte merkezimize “para”yı yerleştirimişiz demek oluyor aslında. Para günlük hayatımızın kalitesini belirler,toplumsal ilişkilerimizi düzenler ve başkalarının akıllarında bizim ile iligli imaj oluştrmada en büyük parametre olarak düşünülüyor çoğunlukla.. Bu kimi zaman sahip olduğumuz ev, araba, saat, ayakkabı ile oluşan sahte bir imajdır.

Yoksa Psikolog Oliver James’in vurguladığı “Bolluk” hastalığına doğru mu gidiyoruz? Paraya tutkulu bir şekilde saplandık ve toplum içinde güçlü biri olmak için olmazsa olmaz bir gereklilik olduğunu mu düşünüyoruz? Parayla satın aldığımız o “şey”ler bize bir süre sonra mutluluktan çok stres getirecektir. Kısacası bu his içimizde”tatminsizlik” duygusuna sebep oluyor ve mutsuzlaşıyoruz. Şimdi buradan çıkartılacak sonuç “almamamk” olmamalı aslında , alırken sorgulamak gerek diye düşünüyorum. Aldıklarımıza duygusal anlam yüklemeden “şey”ler ile aramızda ciddi bağlar kurmadan alırsak materyalist değil deneyimci olmuş oluruz. Öyle değil mi? En keyifliside bu zaten.

Son aylarda çok fazla sözü geçmeye başlayan bir kavram var artık dilimizde “Paylaşım Ekonomisi”. Ülkemizde de paylaşım ekonomisinin büyüdüğünü söyleyebiliriz ve bununla birlikte gelecek dönemlerde tüketici davranışları da evrilerek bu kavrama uygun hale gelecektir hatta gelmeye başladı bile.

Artık erişmenin tek yolu sahip olmaktan çıkıyor ve paylaşım ekonomisi kavramı ile farklı boyuta evriliyor.”Paylaşım”.. Son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda paylaşmanın insanları daha mutlu ettiği gözlemlenmiş. Kalacak yer paylaşımı, yolculuk paylaşımı, ekipman paylaşımı gibi birçok kavramlar ortaya çıkıyor. Geçmiş yıllarda erişmek,sahip olmak duygusu daha baskınmış fakat son yıllarda özellikle Y kuşağında gözlenen bir farklılık var.


 Bundan 15 yıl önce ev almak için hedeflenen yaş 25 iken şimdi bu yaş 35 – 40 çıkmış durumda çünkü artık “şey”lere sahip olmak yerine deneyimlemek istiyoruz.
Gelecek için en büyük temennim sahipliğe dayalı güç ve statü kavramlarının hayatımızdan azarlark yok olması...

Görüşmek üzere,

Sevgiler,

Duygu Özdemir